Yeşil Gözlü Doktor
Fazla düzdü,okadar düzdü ki bu olsa olsa ruh hassaslarının ayırt edebileceği; mütevazılığın performansa dönüştüğü yapaylık yahut sadeliğin yakalanması en güç hâliydi.
Artık “neyse ne” dedim. Daha bir hafta gözümün önünde; kimine az, benim gibilerine yeterince uzun bir zaman. Bakarız.
Bir insanı tanıdığını sanmadan önce güzel bir zaman dilimi vardır. İç sesin bahis oynadığı; “böyleyse böyledir”in “ya öyle değil de şöyleyse”yle kıyasıya el artırdığı, henüz kimsenin kazanmadığı yahut sıçıp batırmadığı o aralık.
Herkes ilgimi çekmez. Hatta gözümün önündekini görmemekle ilgili kendime has bir yeteneğim bile vardır. Ama bir hâl, bir tavır, bazen de saf güzellik… Bakarım güzele ben. Bazen sadece benim baktıklarım güzelleşir; ama çoğu zaman aura denen o elektrik çeker beni.
Ondaki de galiba kuantumun açıklayabileceği bir şeydi. Dedim ya, fazla sadeydi. Bir kere götü yere yakındı. Hitler’e özgü bir nazar kıstasım vardır: önce uzun boylular, sonra kum saati bel, kalkık popo, parlayan sağlıklı saçlar… Sıralamam böyle gider.
O yüzdendir ki her sabah duş almadığını inkâr etmeyen, ince telli “uçlara bir ışıltı atalım” diyen kuaförün marifeti sonucu eprimiş saçlarıyla bu kızcağız çoktan sabun fabrikamda yerini almış olmalıydı.
Dedim ya, onunki fiziksel bir çekicilik değildi ama buna rağmen baktıkça güzel gelmeye başlamıştı. Kavruk teninde ışıl ışıl gözleri… Yeşil miydi? Valla yeşildi. Kocasının dolabından aşırmış gibi duran boyfriend tişörtünden fark edilmesi zor olsa da, şortunun açık bıraktığı bacakları gibi üst bedeni de kıvrımlı ve inceydi.
Bahisler açılmıştı beynimde. Doktor olduğunu duydum otobüste. Ne doktorudur? Hımm… Estetik!yok be değildir. Kardeşinin yüzüne değen dokunuşlar onun yüzüne dokunmamış baksana. Terzi önce kendi söküğünü dikmez miydi? Olsa olsa kardeşi estetik cerrahtır, beriki değildir.
Tıpçılara has bir mikrop gibi… Evden biri doktor oldu mu, bizim Anadolu’da tümü tıbba girmez mi? Derken kardeşinin diş hekimi olduğunu, benimkinin de kadın doğumcu olduğunu öğreniverdim.
Hımm… Bacaklarını ayırıp bağıran yahut sedyeye yatmış, anestezinin tatlı kollarındaki hamilelerle hayal ettim onu. Küçücük değil miydi bir kadını kesip dikmek için? Adolf Hitler ters döndü yattığı yerde; benim bu boy takıntım neymiş aq.
Kollarına baktım sonra. Bizim memlekette boyunun küsuratını tartıda aşmayana “zayıfsın” derler. Kimse “ben şişmanım” demez; “sen zayıfsın” der. Ecnebicesini yazmıştım buralara ya… Övülürsün ama dövülmüş gibi bir sızı çöker ümüğüne. Zayıfsın da o bok; fit gibi değil, zayıf, aciz gibi.
Bu kıza baktım; zayıftı gerçekten ama güçlüydü. Nerede biseps görsem tanırım. Bebek kaldırmaktan yapmamıştır bu kasları. Annesi olduğunu öğrendiğim bir kadın geldi sonra yanına. Onun da teni kavruktu. Adanalı olduklarını, hatta Arap-Alevi olduklarını tahmin eden iç ses, o günü büyük bir kazançla kapattı yine. Kasa kazandı.
Severim ben Alevileri. Çok sevdiklerimden birileri Aleviydi. Ben zaten az olanı, az öteye iteleneni severim. Hayvanlardan en çok kargaları, psikopat kedileri ve böcekleri severim. Köpeklerden en çok çoban köpeklerini. Süslü kanişleri, o milletin “şu kadar liraymış” dediği cinsleri önüme koy; sevmeye bile yeltenmem.
Kaktüs severim ben. Türlerinin adlarını ezberler, en imkânsız iklimlerde en zor açan çiçeklerine gıpta ederim. Çok düşündüm, bir sürü yola saptım ama sonra overthink’e nokta koyan en basit cümleyle bitirdim mevzuyu:
“Gülü eben de sever, kaktüsü sevmek marifet.”
Bu kız da kaktüs seviyordur. Kalıbımı basarım rockçıdır ama Güllü’den “Ödüm Kopuyor”u biliyordur.
Alakasız sosyolojik dinamiklerden olmamıza rağmen, o kuantumun konusuna giren tanışıklıklarda aynı şarkıyı bilir; çoğunun anlamadığı şakalara altımıza edinceye kadar güler, absürt doğruları savunur, milletin “hassasiyet” diye nitelendirdiği şeylerin ardından iğde sopalarıyla koşarız. O da öyleydi.
Biraz agresif miydi? Sanki. Kocası da fazlaca sakin. Allah’ım, nasıl da güzel dengeliyordu. Allah kimsenin ağzının tadını bozmasındı. Amin.
Bir yere varıyoruz. “Avrupa kıtası bitti” dedikleri bir yere. Şarap olmayı bekleyen sulu üzümlerin ortasında bir otele. Günlerdir yollardayız, hava sıcak.
O, bu temponun sağlıksızlığını bazen öfkeyle, bazen ironiyle; yine kuantumla açıklanabilecek bir gıcıklıkla baktığı rehbere anlatmaya çabalıyor. Rehberin de ona gıcıklığı kalu belâdan sanki. Ne çoluğa acıyor ne çocuğa. “Yapabilecek bir şeyim yok, prensipler” falan diyor.
Prensip, program… Bu tarz kelimeler bende red flag gibi çakıyor. O andan sonra rehberin sesini kısıyorum. Onu görüyorum ama duymuyorum. Homur homur konuştuğunu bile anlıyorum ama dinlemiyorum.
Doktor daha otuzlu yaşlarda. Bende bu özellik kırkın başında mı yüklenmişti? Bekle beş altı seneye güncellemen gelecek. O zaman sen de “karıncayı siker, belini incitmez” dediğin rehbere takılmazsın.
Hihi… Böyle demişti rehber için. Son yıllarda duyduğum en yerinde küfürdü. Ben yerinde küfür edenleri de çok severim. Ağız ishali olmuş gibi her boka küfredeni değil; “çükübik” diyemeyen elit tohumlarını da.
Otobüsteki tartışmada rehbere “çok ofansif bir insansınız” dediğinin akşamıydı. İki oda bir mabeyn otel odasında, kafama doladığım havluyla balkonumdan karanlığın indiği bağlara bakarken aşağıda beliriverdi. Ayağında kot şort, lastik pabucu; kocasından arakladığı tişörtüyle.
“Sigara almayı unutmuşum da sizde var mı?”
“İstemediğin kadar,” dedim. Gülmüştü. Yeşil yeşil.
O kara tende hiç yeri yokmuş gibi gelmişti o zümrüt yeşilinin. Sonra titrek balkon lambasında çökünce karşı sandalyeme… Allah’ım, ne güzel de yaratmıştı. Elemtere fiş, kem gözlere şişti.
“Bizim oda göt kadar,” dedi. “Bu karı gıcıklığına verdi bu odayı. Erkenden getirip attı bu dağ başına, sigara bile almayı unutmuşum.”
Ben de bizim odayı pazarladım. onun odası kadar büyük banyo; açık mutfak, salonu, çocuk ve ebeveyn yatak odası olduğunu anlatınca, benim kocayla rehberin iyi anlaştıklarını imalı bir gülümsemeyle ima etti.
“Bir rehber hanım mı… Baksana turdaki bütün orta yaş üstü kadınlar ona bayıldı,” dedim. Otobüsün perdesini açmalarına yardım etti diye “siz olmasanız ne yapardık” diyen kokoş abladan bahsederken kıkırdadık.
Baktım iyi karşılıyor, yerinde küfür de ediyor; devam ettim.
“Valla ben kocama açık çek verdim. Benim yanımda sıradan orta yaş bir erkeksin ama bu altmış plus bekar kadınların arasında bir Ronaldo, bir Messi gibisin. İstersen onlarla gidebilirsin,” dediğimi duyunca bayağı güldü. Gülünce çok güzel olmuştu.
Aramızdaki paketten ikinci sigaraya uzanırken bana da uzattı. “Yok,” dedim. “Yine bıraktım mı desem, içmiyorum mu desem…” İkileminde kaldım.
Demlediğim çaydan doldururken fincanlara, bir turda evden dört bin kilometre uzakta Türk çayıyla gezmeme güldük. Gecenin yarısını çoktan geçmişti. Güneşin batmayı unuttuğu bir yerde, Türk çayı ve tütün eşliğinde bu kadar tanış olmamıza inanamadığını söyledi.
Memleket ve dilden başka, o an bizi birbirimize bağlayan binlerce görünmez bağın hissettirdiği coşkuyla.
Ben o an anladım. Belki az daha önceydi. Gerçekti o: sadeliği, duruluğu, dobralığı. Etini kemiğini teraziye koysan tam çıkar. Ne bir fesatlık ne bir kurt. İçinde ne varsa dilinde, derler ya.
Annemin tabiriyle “amı götü ayrı oynamazdı” başı sıkışınca. Dedemin tabiriyle arkadaşını canavarın önüne atmazdı. Ne tabir varmış bizdekilerde… Vardır ya. Evrimde birileri kazık atmakta mahirleşirken, bizimkilerin dili evrilmiş. Kapağı açılmamış küfürler aklına gelmez deyimler hep Neandertallerden bize kalan.
Onun da hayırsız bir babası varmış. Kaçmış gitmiş, hatırlamaz zamanlarında. Annesinin okuması yazması yokmuş. Bir kardeşi diş hekimi olan bir de anacığı.
Yoktan var edip okumuş. Tırnaklarıyla. Bir simit alamadığı okul günlerinden; sonra her dünyayı gezmeye gidişinde annesini yanından eksik etmediğinden bahsetti.
Savaşçı ruhlarımız, üzümlerin arasında tanış oldu o sırada.
Aynı açıdan bakmakla, aynı acılardan bakmanın bir olmayacağına bir kez daha kani olurken…
Kasa yine kazandı.

yani bir yurtdışı gezisinde tanıştığın doktor kızı anlattın demii, ailesi ile gelmiş geziye :)
YanıtlaSilSen nasıl yorumlarsan artık deep hanım hayal gücüne bırakıyorum 😉
Sil